deryayla

Archive for Nisan 2008

>

Sormuşlar bir bilgine: HAYAT ne? Diye
Demiş bilgin; iki yönlü bir yol
devam eder bilinmeze.
Sen görmemezlikten gelsen de
vardır bir yoldaş her köşesinde
Bazen çıkarsın zorlukla dar bir yokuştan
bazen de aşarsın dertleri
sanki uçuyormuş gibi inerek buradan.

Peki, SEVGİ nedir? Demiş biri
Kalbine sığmayacak kadar geniş
Dedikodusunu yapamayacağın kadar temiz,
kokusunu alamayacağın kadar uzak
hayal edemeyeceğin kadar yakın…

Ya KORKU nedir? Diye atılmış diğeri
Bir yağmur damlasındaki barut kokusu.
Belki de saklanılan bir hayal yontusu
ya bir miniğin haykırırışı,
ya da yüreği yaralı bir kuşun feryadı….


Peki ya UMUT nerededir? Diye atılmış bir umut avcısı.
Bilinmezde değildir bilirim, demiş yerini kaygılı ve tasalı.
Aradın boşuna heryeri ama unuttun en kolay yeri besbelli
bunu derken işaret etti insanın en derinden yaralanan yerini…


Peki DOST kimdir? Diye sormuş biri.
Demiş; paylaştın mı sevgini, korkunu, ümidini ve yenilgini,
verdin mi desteğini, sordun mu halini,
yolladın mı yüreğini, ağladın mı onun gibi.

Hissettin mi DOSTLUĞU? Demiş diğeri.
Bilgin demiş:
Karşılığı olmadan verilir mi hiç yürekteki sevgi?
Dostluk dediğin; tek bir ruhun, iki ayrı bedende dirilmesi

Reklamlar

>
Ne tuhaf değil mi???İnsan yaşamı gerçekten hayret verici,çok yoğun bir iş tempom var öyle ki 5 dakika boş zaman bulamıyorum.Ama bu yoğunluğa rağmen yine de oldukça pozitif bir insanım.
Blog yapmaya beraber çalıştığım aynı zamanda iş verenim olan bir dostumdan esinlenerek karar verdim.O söylemeden önce böyle bir sitenin varlığından haberdar değildim.Aslında hayatım işim olmuş bunu şimdi çok daha iyi anladım,bu yaşıma kadar kendime hiç vakit ayıramadım.Önceliklerim hep eşim,çocuklarım ve işim oldu…
Akşamları yorgun evime döndüğümde iş stresimi örgü örerek attım bunca sene ama şimdi başka bir yol buldum kendime blogumla uğraşmak…
İnanın bana çok iyi geldi,bana destek olan dostuma teşekkür ederim,o kendini biliyor….

>Kalabalık konferans salonunda, mesleğinin doruğunda bir avukat,o gün mezun olacak hukuk öğrencilerine hitap etmek üzere kürsüye geliyor.Herkes meslekten söz edeceğini zannederken o, hayatı anlatıyor: “- Hepinizkişisel yaşamınızı bir kenara koyup çok çalışabileceğinizi kanıtladınız”diyor bilge hukukçu ” … ama unutmayın ki, ölüm döşeğindeki birinin’Keşke işime biraz daha zaman ayırabilseydim’ dediği duyulmamıştır.Çocuk sahibi olacak kadar şanslıysanız, onların göz açıp kapayanakadar büyüyeceklerini ana babalarınız size söyleyecektir. Çocuklarımızahikaye okuma, yakalamaca oynama ve birlikte dans etme fırsatını Tanrı ancakbelli bir ölçüde bahşeder bize. Bunlardan birini bile kaçırmamaya özen gösterin.”Bu öyküyü Rob Parsons’un “60 Dakikalığına Baba” adlı kitabında okudum. Birkaç yıl önce parlak bir iş teklifi almıştım. Mesleki kariyerimindoruk noktası olabilirdi, lâkin her gün saat 20.00’de işten çıkabilecektim.Teklifi duyduğum anda o saatin, kızımın banyo saati olduğu geçti aklımdan. Hayatta başka hiç bir şeyin beni o banyo seansı kadar mutluedemeyeceğini düşündüm ama bunu, teklifi yapanlara söyleyemedim.Bir bahaneyle reddettim. Yine de, geçen birkaç yıl içinde saat saatbaşkalarına dağıttığım zaman hazinesinden, kızıma pek az pay düştü.Yapılacak işlerim, yazılacak yazılarım, bakılacak telefonlarım vardı.Onunla bir cam bardağın pamuktan toprağına limon çekirdeği ekip, büyümesini izleyemedim. Yeni yeni, yarım yarım söylediği şarkılara eşlik edip, bu düeti bir kasete kaydetmeyi çok isterdim; olmadı…Bir cümle ben söyleyip, bir cümle ona söyleterek hiç yoktanbir masal yaratmayı ve düş güçlerimizi yarıştırmayı tasarlamıştım;hazırdan yemek daha kolay geldi. Hayat öyle ters bir denge kurmuş ki, onların en çok ilgi istedikleri dönem,onlarla en az ilgilenebileceğimiz dönem aynı zamanda. Bizim vaktimizbollaştığında ise, onların bize ayıracak vakti kalmıyor. Ben aslında onun için çalışıyorum, sıkça sarıldığımız bir bahanedirama ona hiç bir zaman “Daha çok parası olan bir baba mı istersin,daha çok seninle olan bir baba mı?” diye sormamışızdır.Sabahları yanağımda ıslak bir buse ve başucumda bir “Günaydın babacığım”sesi ile uyanmanın. “Hadi sarılıp yatalım babacığım” çağrısıylabaşlayan gecelerde, o sihirli “Seni Seviyorum”u kulağıma fısıldadiktan sonrayanaklarımı avuç içlerinin parantezine alıp uykuya çekilincegöz kapaklarına yerleşen huzuru izlemenin tadına vardım. Mavinin neden mavi olduğunu, kışın havaların neden soğuduğunu,kuşların nasıl uçtuğunu en baştan öğrenmenin…Rakiplerim sayılan Casper’dan, Power Rangers’tan, Ricky Martin’dendaha ilginç olmaya çalışmanın… Ve konuşmaya başladığından beridirbeni takip ederek, hatalarımı da sevaplarımı da aynen tekrarlayanbu sevimli papağana, duvara kazılı boy tablosundaki çizgiler yükseldikçeyükselen bir tutkuyla bağlanmanın tadını çıkardım. Annesiyle birlikte bezini değiştirmiş, mamasını yedirmiş,pişiklerini kremlemiş olmanın; bacakları ilk adımını attığında elini tutmanın,dilinden ilk sözcük döküldüğünde birlikte coşmanın heyecanını tattım. Sonunda beklenen gün geldi. Belki onun karaladığı bir resim,ilk hediyem olacak. Kitaptaki örnekle, bisikletinin selesine arkadanyapışacağım günler başlıyor şimdi… O, selenin emin ellerde oldugunubilmenin güveniyle öğrenecek pedala basmayı. Bir süre sonrafarkettirmeden çekeceğim ellerimi… Bisiklet, artıkyetişemeyeceğim kadar hızlanacak ve o, uçup giderken,ben biçare; ardından bakakalacağım. 70 yaşındaki babam geçen gün: “Torunumu ilkokula götürene kadarsıkacağım dişimi.” dedi. İnsanın boğazını düğümleyecek kadar hazin amagerçek… Torunla dede arasında bir tahteravalli gibi uzanıyor yaşam. Biriniaşağı çekerken, diğerini yükseltiyor. Birinden eksilen öbürüne ekleniyor adeta.Bütün hüznüne rağmen yine de bir zafer coşkusu var bu devir teslim töreninde.O yüzden, bugün babanızı yanınıza, kızınızı kucağınıza alıpFreiligraht’ın “Devrim” şiirindeki dizesini gururla haykırabilirsiniz: “Vardım… Varım… Var…

>Olur olmaz her şeye ağlayan Anne, kocasının ölüm haberini aldığında evibadana ediyordu… Elinde badana fırçası, olduğu yere çöktü kaldı…Ağlamadı. Konuşmadı da. Günlerce konuşmadı… Demiryolcu olan kocası bir tren kazasında ölmüş, beş çocukla dul kalmıştı. Büyük kızı evliydi, bir sonraki kızı hukuk fakültesine gidiyordu. 40-50 bin nüfuslu bir doğu kentinde, kızını ta Ankara’lara, hukuk fakültesine göndermek kolay bir iş değildi o dönemde. Hısım akrabanın, konu komşunun fiskoslarına aldırmamış okumaya göndermişti kızını… Büyük oğlu lisede, ortanca oğlu ortaokulda, en küçük oğlu ise ilkokulda okuyordu. Çocukken gönderildiği Kuran Kursunda Arapça ve Osmanlıca öğrenmişti. Türkçe okuyup, yazmayı çocukları ilkokula başladıktan sonra, onlara ders çalıştırmak için öğrendi…Bu sayede tanıştı dış dünya ile. Kocasının her akşam eve getirdiği gazeteleri okuyarak… Akıllıydı… ‘Reis’ derdi kocası ona… Her türlü ev işinden başka tarla, bahçe işleri ile de o ilgilenirdi. Buna rağmen çok severdi kocasını. Hâlâ da çok sever. Arada bir rüyasında görür onu. Gördüğü rüyayı unutmasın diye gecenin bir yarısı çocuklarını uyandırıp anlatır… Çocuklarını büyütüp, yetiştirmesi ise uzun hikaye… Kocasının ölüm haberini aldıktan üç gün sonra ağzını ilk kez açtığında söylediği ilk cümle “gideceğiz buradan” oldu.Bu karara karşı çıkan hısım akrabaya “çocuklar” diyerek direndi. “Onlarınokuması lazım.” Tanıdık berberlerin, terzilerin, iyi niyetli çırak alma tekliflerini kulak arkası etti. O güne dek saygıda kusur etmediği kaynanasının; “O….olmaya mı gidiyorsun Ankara’ya?” sözünü ise tınmadı bile. Yıllar sonra “O da haklıydı.” demişti. “Genç yaşta yitirdiği tek oğlunun yanısıra bir de onun yadigârlarından, torunlarından ayrı düşmenin acısı ile söyledi o sözü.”Yapılırken kerpiçini, harcını sırtında taşıdığı evini kiraya vererek, tası tarağı toplayıp bir vagona yükledi. Çocukları ile beraber bir kompartmana doluşup Ankara’ya gitti… Bütün okullara yakın olmasına dikkat ederek bir ev kiraladı. Çocuklarını yürüme mesafesindeki okullara kaydettirdi. Okul tatillerinde memleketine gidip yıllık erzakını yaptı ama yinede zordu hayat. Kira, okul masrafları ağır gelmeye başladı. Oğullarına kıyamıyordu ama abla’ya nazının geçeceğini biliyordu. Fedekârlığı ondan istedi. Abla hukuk öğrenimini bırakıp,demir yollarında işe girdi. Çocuklar, ne yaşanılan hayatın zorluğunu fark etti, ne de babasızlığı. Hepsi okudu. Büyük oğlu devletin açtığı sınavları kazanarak gittiği Almanya’dan yedi yıl sonra doktorasını yaparak döndü. Kısa sürede profesör oldu. Ortanca oğlunun küçüklüğünden bu yana merak sardığı tiyatrodanvazgeçmeyeceğini anlayınca ancak bir üniversite bitirmesi ve daha da önemlisi yedek subay olarak askerliğini yapması koşulu ile tiyatrocu olmasına izin verdi.Şimdilerde onu sahnede, tv ekranlarında görüp, kocasının ölüm haberini aldığı zaman tuttuğu gözyaşlarını esirgemiyor. Söylemeyi unuttum; o, yani annesadece mutluluk duyduğunda ya da duygulandığında ağlar… Küçük oğlu da en büyük ağabeyin izinden giderek akademik kariyerini tamamladı. Profesör oldu…Yaşı bilinmiyor annenin. En az 85’indedir diye tahminler yapılıyor. Belki de 90!..Üç büyük ameliyat geçirdi. Tansiyonu ancak ilaçlarla dengede duruyor.Romatizma ve yaşlılık bir zamanlar taşı sıksa suyunu çıkaracak kadar güçlü olan adalelerini bitirip, tüketti. Yatağa bağlandı.Tekerlekli yürütecinin yardımı ile tuvalete gidebiliyorancak.Ve buna şükrediyor… Her zaman ilgi duyduğu dış dünya ile tek bağlantısı katarakt ameliyatına rağmen okumakta zorlandığı gazeteler. İşitme cihazı ise hiç işe yaramıyor. Dudak okuyarak anlaşıyor etrafı ile…Yine de mutlu. Tek pişmanlığı son seçimlerde Ecevit’in partisine verdiği oy. Tek dileği ise kimselere, özellikle de yatağa bağlandıktan sonra kendisine çiçekler gibi bakan çileli kızına; abla’ya daha fazla yük olmadan sessizce ölmek… Ölüp cennete gitmek ve orada henüz otuzbeş yaşındayken yitirdiği kocası ile buluşarak adamına; çocuklarını vatana, millete hayırlı birer evlat olarak yetiştirdiğini ve kendilerini kurtardığı müjdesini vermek…Anneler gününde annem geldi aklıma… Şöyle ya da böyle Anadolu’daki yüzbinlerce anneye olduğu kadar sizin de annenize benzeyen kendi annem… Ne desem bilmem ki!..Ne desek!..
Kenan Işık

>> 10-15 gün öncebazı TV kanallarının anahaber bültenlerine çıkan feci> bir olayı size aktarmak istedim.Olay bana yakın ve annemin oturduğu> semt olan -Çengelköy’de oldu.Karşıdan karşıya geçmek isteyen yaşlı bir> teyze yoldan geçenlerden yardım ister,kimsenin oralı olmadığı teyzeye> 23 yaşında bir kızımız yardım eder,karşıdankarşıya geçirirken kız> aniden bayılır,masum görünüşlüyaşlı teyze bir taksi çevirir kızı> taksiye atar ve taksiciye:-kızım yolda yürürken fenalaştı,hemen eve> götürmemlazım der.Taksiyi ATA2 sitelerine yakın bir yerde> durdurur,taksiciden yardım alarak kızı arabadan indirir komşularından> yardım alacağını söyleyerek taksiciye gitmesini söyler.Taksici oradan> uzaklaştıktan kısa bir süre sonra arabanın içinde telefon çalmaya> başlar kendi telefonunun çalmadığını anlayan taksici kısa bir aramadan> sonra arka koltuğun altına düşmüş olan telefonu bulur,ısrarla çalan> telefonu açar telefonda bir erkek vardır:> -Bu telefon kızıma ait,eve gelmesi gerekiyordu ama hala gelmedi siz> kimsiniz diye sorar,telefonu açan taksici kendini tanıtır ve kızınızı> annesiyle falanca adrese bıraktım der baba hayır annesi yanımda> bulunduğun yeri söyle beni kızımı bıraktığın adrese götüreceksin der> ve polise haber verir,polisler baba ve taksici kızı arar ama ne o> adreste öyle bir teyze vardır nede kız ortadadır.> Ertesi günü kız Çengelköy’de MAXİ alışveriş merkezinin önündeki bir> çöp konteynerının içinde ölü bulunur,tüm organları alınmıştır,otopsi> raporuna göre kıza iğne yapılmış ve bayılması sağlanmış,aile feryat> figan tüm çengelköy ayağa kalk mış durumda.> Allah böyle bir yaşlının belasını versin kime güveneceğiz.Yardım etme> güdülerimizi de köreltiyorlar,gerçekten yardıma ihtiyacı olanada> yardım edemeyeceğiz bunlar gibi soysuzlar yüzünden.Allah ailesine> sabır versin.Lütfen daha dikkatli olalım,gün geçtikçe böyle olaylar> çoğalmakta ve biz neyin nerden geleceğini bilmez halde şans eseri> yaşıyoruz


Blog Stats

  • 132,310 hits

En Fazla Tıklananlar